Bugün olduğu gibi geçmişte de yeni yıla insanlar, farklı etkinlikler, eğlencelerle girerlerdi. Yılbaşı kutlamasının günah olup olmadığı tartışması benim gençliğimden beri, yani 40 yıldır, süregelir.
Korona illeti yüzünden bu yıl yılbaşında herkes evdeydi. Toplu mekanlarda yeni yıla girmek yasaklandı. Kimi eğlendi, kimi iç muhasebesini yaptı. Kimi aile içinde eş dost eğlenceler düzenledi kimi ise yılın diğer günlerinden farksız bir şekilde bu geceyi geçirdi. Yeni yıl gecesi insanlar kendince 2021’e hoş geldin dedi, ortak olan şey ise herkesin evde olmasıydı.
Yeni yıl yaklaşınca bir tartışmadır başlar. “Yeni yıl kutlamaları ne geleneğimizde ne de dinimizde var” diyenlerle yeni yıl kutlamakta bir beis görmeyenler arasındaki tartışmalar bu yıl da özellikle sosyal medya üzerinden yaşandı. Oysa bu tartışmalar yıllardır yapılır. Ne kutlayanlar geri adım atar, ne de kutlamayı doğru bulmayanlar. Bugün sosyal medya üzerinden yapılan bu tartışmalar, bizim gençlik yıllarımızda da yapılırdı ama kimse kimseyi kırmaz, dışlamaz, ötekileştirmezdi. Bizim ailede, babam “Yılbaşı kutlamak gâvur işi, dinden çıkarsınız.” diye sert bir dille kutlayanları eleştirirdi ama annem bizlerle birlikte saat on ikiye kadar televizyon seyreder, on ikide Zeki Müren’i seyretmeden yatmazdı. Eğer dansöz çıkarsa da televizyonu dansöz bitene kadar ya başka kanal açtırır ya da televizyonu kapattırırdı. Saat on ikiden sonra yatmadan önce yeni yılın şükür ve bereket getirmesi için abdest alıp iki rekât şükür namazını da hep beraber kılardık.
Hristiyan âdeti olmadığına ikna olmuş komşularımız da o akşam hindi ya da tavuk pişirir, alkollü ya da alkolsüz yılbaşı sofraları hazırlarlardı. Yemekten sonra tombalalar çıkarılır ve keyifle oynanırdı: Birinci çinko… İkinci çinko… Tombala!
Televizyonda Sezen Aksu, İbrahim Tatlıses, Ajda Pekkan, Emel Sayın. Olmazsa olmaz dansöz… (Nesrin Topkapı) En son ağır top Zeki Müren… İnegöl’de kadınlı erkekli yılbaşı eğlenceleri için o yıllarda mekân yoktu, hoş şimdi de yok. Bu tür yılbaşı eğlencelerine katılmak isteyenler Bursa’ya giderler, gece yarılarına kadar eğlenirlerdi.
Çoğumuzun çocukluğumuzdan hatırladığı gibi yılbaşını anlatan dergilerde yılbaşı resimleri olurdu. Sobanın üstünde kestaneler pişerken bir koltukta dede, diğerinde nine, gülümseyen çocuklar yerdeki halıda anne babalarıyla tombala oynardı. Evin bir köşesinde de süslü çam ağacı olurdu. Yılbaşı yaklaşınca resim dersinde çoğumuz bu resmi çizmeye çalışırdık.
Yılbaşının bir diğer olmazsa olmazı da milli piyangoydu. Çoğu insanın hayallerini süsleyen şey, milli piyangonun yılbaşı çekilişinde büyük ikramiyeyi tutturup yeni yıla zengin olarak girmekti. Her çekiliş öncesi büyük hayaller kurulur. Büyük ikramiye ile kaç lüks araba, daire, villa alınabilir; bankaya yatırılırsa ayda ne kadar faiz alınabileceğine dair hesaplar yapılırdı. Çekilişten sonra ise amortiyle teselli olunurdu. Televizyonlar, gazeteler bir telaş içinde yeni yılın büyük ikramiye sahibini aramaya başlarlar, ikramiye çıkmayan bilet sahipleri çıkanlara gıpta ederek “Ah bana çıksaydı neler yapardım” diye hayıflanırlardı. Ancak çoğu zaman büyük ikramiye kazananların hayatları sanılanın aksine çok da güllük gülistanlık olmaz. Kimisi büyük hayal kırıklıkları yaşar, kimisi eski kıt kanaat geçirdiği günleri bile özler hale gelir, para yüzünden ailesi dağılanlar; keşke çıkmasaydı bu para diyenler bile olur. Tanımadığı bir sürü arkadaşı, akrabası çıkar. Evli erkeklerin bir bölümü ilk iş olarak eşlerini boşarlar. Sonunda para mutluluk getirmiyor, yuvam yıkıldı, dağıldı, perişan oldum diye yakınırlardı. Neyse.
Bir de yılbaşı yaklaşınca tebrik kartı telaşı başlar. Teknolojinin etkisiyle artık nostaljide kalan eski bir gelenek… Sevdiklerimize, akrabalarımıza, müşterilerimize, asker-polis yakınlarımıza soğuk kış günlerini temsil eden özellikle simli yılbaşı kartpostalları gönderilirdi. Birinden simli bir kartpostal almak ne şahane bir şeydi! Kartpostalın arkasına yazılan son cümleler genellikle, “Büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim” şeklinde biterdi. Posta ile yollanan bu kartpostalların yerini cep telefonu ve internet yolu ile gönderilen gönderiler aldı.
Yılbaşı kutlamalarının M.Ö. 2000’li yıllara uzanan bir öyküsü var. Eski Mısır’dan Çin’e, Avrupa ülkelerinden Anadolu topraklarına hatta Güney Amerika’ya kadar yaşamış nice kadim uygarlıklar, takvimler farklı da olsa yeni bir yıl için heyecan duymuşlar ve kendilerine özgü kutlama şekilleri oluşturmuşlardır. Farklı kültürlerin, dinlerin yılbaşı kutlamaları çağlar boyunca değişiklik gösterse de yeni yıl insanoğlu için hep geleceğe dair umutların yeşerdiği, sevginin yükseldiği ve inançlarının zirveye ulaştığı bir paylaşım günü olmuş. Eski Mısır’da içine güzel kokular konmuş şişeler hediye edilirmiş, Roma İmparatorluğu’nda ise altın varak kaplı oymalı kutuların içine yerleştirilmiş defne ve zeytin dalları hediye edilirmiş. Hristiyanlarda, Yahudilerde, Doğu kültürlerinde de farklı farklı kutlanırmış. Biz Müslümanlarda ise Hicri takvime göre Muharrem ayının başlangıcıyla kutlanır hale gelmiş. Yılbaşının Osmanlı İmparatorluğu döneminde gayrimüslimler tarafından kutlandığı bilinir. Osmanlı İmparatorluğunun yılbaşı kutlamaları ile ilk teması 1829 yılında İngiliz elçisinin Haliç’te gerçekleştirdiği bir balo ile olur. Devlet adamları ilk kez bu balo ile yılbaşı kutlamalarına katılmışlar. 1856’da da Sultan Abdülmecit, Fransa elçisinin düzenlediği bir yılbaşı balosuna katılır. Bu tarihten sonra Beyoğlu ve çevresinde gayrimüslimler ve batılılaşmaya yakın çevreler, yılbaşı kutlamalarıyla tanışmışlar. Bu etkinlikler işgal döneminde daha da çoğalır. Cumhuriyet döneminde, 1936’da, ilk resmi yılbaşı tatili kabul edilir.
Son zamanlarda kapitalist sistemin yarattığı tüketim çılgınlığı yılbaşını da kapsamıştır. Her sene Aralık ayı yaklaştığında mağazaların vitrinleri süslenir, özel hediyelik yılbaşı sepetleri hazırlanır. Bu arada iş yerlerinin sunduğu çeşitli eşantiyonlar, takvimler, hediyelikler vb. piyasayı hareketlendirir. Çam ağacı satanlar artar, yılbaşına özgü hindi sürüleri ortaya çıkar. Kurban bayramında fakirim diye kurban kesmeyenlerin yılbaşı kutlaması uğruna hindi satın alıp kestiğine şahit oluruz. Sosyal medya, televizyonlar hazırlıklarını hız kesmeden sürdürürler.
Biz de bu yılbaşını eşimle normal günler gibi geçirdik. Yılbaşı cuma gününe denk geldiği için akşama kadar iş yerindeydim. Akşam yemekten sonra biraz televizyon seyrettik. Saat 12.00’de her zaman yaptığımız gibi yeni yılın bereket, sağlık, mutluluk getirmesi için iki rekât şükür namazımızı kılıp yattık. Ertesi gün cumartesi olduğu için geç kalkmıştım. Canım yataktan çıkmak istemedi. Komodinin üstündeki telefonuma baktım. Birkaç yılbaşı mesajı gelmiş, mesajların içinden biri ilgimi çekti. Mesajı yollayan çocukluktan beri arkadaşım Mehmet Arif’ti. Eski İnegöl resimli bir kartpostalın altına yeni yıl mesajı göndermişti. Resme uzun uzun bakarken seksenli yılların başına gittim.
Lise sona gidiyoruz. Yılbaşı yaklaşmış. Arkadaşlarla program yapıyoruz. Uğurların evde toplanacağız. Uğur, “Babamlar yılbaşında memlekete gidecekler, ev boş.” deyince “Tamam, siz de toplanalım, yılbaşını sizde geçirelim.” dedik. Mehmet Arif, Mesut, Coşkun ve ben anlaştık. Uğurların evlerine yakın oturan kahveden arkadaşımız Taner, “Ben de geleyim.” deyince “Tamam” deyip onu da gruba kattık. Yılbaşı perşembe akşamına denk geliyordu. O gün okuldan çıktıktan sonra toplandık. İlçenin haftalık pazarı, perşembe günleri olur. Aramızda topladığımız parayla alışveriş yaptık. Bayici Reşat’tan içkileri, biraları; yanındaki çerezciden de çerezleri aldık. Şanslıydık, lapa lapa kar yağmaya başlamıştı. İçimizde Coşkun’dan başka, bira hariç, kimse içki içmemişti. Ben ve Taner bira da içmemiştik. Coşkun bizden üç dört yaş büyüktü. Uşak’tan gelmiş. Uşak’ta ne olduysa, burada liseyi bitirmeye çalışıyordu. Bu sene çift dikişti. Çift dikiş sınıfta kalıp aynı sınıfı iki kere tekrar edenlere denirdi. Bir de bizim sınıfta Vecdi Baba vardı, onunki sayısını bilmediğimiz dikişti. Coşkun Osmaniye Mahallesi’nde Pırasalık denilen muhitte bekâr evinde otururdu. Ailesinin durumu herhalde iyiydi. Coşkun iyi giyinir, okul dışında düzgün mekânlarda takılırdı. Aynı zamanda lise takımında takım kaptanımızdı. Ben evden Mehmet Ariflerde ders çalışacağız, yazılı var diye yatılı izin almıştım. Mehmet Ariflerin ailesini, babasını eski mahalleden bizimkiler tanırdı, komşuyduk. Birbirimizin annesine komşu anne derdik. Babam da babasını iyi bildiği, bir de daha önceleri de birbirimizde ders çalışıp evlerimizde yatılıya kaldığımız için izin almak kolay olmuştu. Mehmet Arif de aynı taktiği uygulamıştı.
Coşkun, meze hazırlama işinden iyi anlıyordu (Zaten yıllar sonra bu mesleği yapıp Yasu lakabıyla ünlü meze şefi olmuştu.) Televizyonu açmış, bir taraftan hazırlık yapıyor, bir taraftan muhabbet ediyorduk. Coşkun “Beyler birer bira içelim, önden iyi gelir.” dedi. Biraları çakmağıyla patlatarak açtı. Taner’le ben de böylece birayla tanışmış olduk. Saat altıyı geçmiş, hava kararmış, lapa lapa yağan kar hafiflemişti. Masayı o biçim hazırlamıştık.
Coşkun: “Bakın arkadaşlar, rakı, bira gibi değil. Aramızda ilk defa içki içecekler var. Hızlı gitmeyelim, önce karnımızı bir doyuralım.” dedi. Mehmet Arif balıkçıydı. Mançı, menemeni iyi yapardı. Acılı menemene başlayacaktık ki uzun uzun zil çaldı. Uğur: “Allah Allah, bu saatte kim olabilir ki?” dedi. Yukarıdaki komşuları emekli polismiş. Uğur tembihlemişti, “aman gürültü yapmayalım, televizyonun sesini de çok açmayalım” diye. Bizimkilere şikayet eder diye de eklemişti. Biz de temkinliydik, televizyonun sesi kısıktı, biz de pek gürültü yapmamıştık. Ben, “Komşu olmasın.” dedim. Uğur söylene söylene kapıya gitti.
Kapıyı açınca şok olmuştu. Kekeleyerek “Anne! Baba!” Bizler de donup kalmıştık. Annesi, babası ve ufak kardeşi içeri girdiler. Babası masayı şöyle bir süzdü, annesi masaya bile bakmadan kardeşinin elini tutup adeta sürüklercesine yan odaya geçtiler. Babası da arkasından. Babasının paltosundan, annesinin mantosundan dökülen karlarla koridordan yan odaya doğru beyaz bir yol olmuştu. Uğur’a da seslendiler. Uğur bir bize baktı bir de sesin geldiği odaya. Sessizce odaya girdi. Uğur anne babasından fırçayı yiyor, hararetli tartışmanın sesleri evin içinde çınlıyordu. Meğerse Uğur, anne ve babasına bizim geleceğimizi söylememiş. Anne babası ve kardeşi, gündüzden yola çıkmışlar. Bursa’da oturan Uğur’un halasına uğrayıp onu da aldıktan sonra memleketleri olan İzmit Kandıra’ya gideceklermiş. Halasının işleri dolasıyla biraz geç kalmışlar. Orhangazi-Yalova arasında Süpürgelik rampalarında yoğun kardan yol kapanmış. Bunlar da beklemekten sıkılmış, geri dönmüşler. Babası biraz da bu duruma bozulmuş. Biz anlamıştık, bizim yılbaşı kutlaması suya düşmüştü, toparlandık. Onlar içerde bağırış çağırış tartışırken sessizce evden çıktık.
Dışarıda kar tekrar lapa lapa yağmaya başlamıştı. Konuşmadan, ayaklarımız bizi İki Kapılı Kahve’ye götürdü. Kahvede kimse yoktu, ocak kapanmış, Ocakçı Yüksel’le Baretta temizlik yapıyor. Köşedeki masada pazarcılar, ayakkabıcı Ünal, bardakçı Recep, Gavur Mustafa oturmuş. Evlerine gitmeden önce günün son kritiğini yapıyorlar. Selam verdik. “Adnan, Ayhan yok mu?” Baretta bir taraftan işini bitirmenin telaşında, sinirli sinirli “Yok!” dedi. Belli ki işini bitirip Hergele Meydanındaki birahanelere takılacaktı. Normal zamanlarda da evine, mahallesi Mesudiye’ye giderken buradaki biranelere uğrar, iki bira çakardı. Taner kızdırmak için “Ne ulan Baretta, akşam benimle mi yattın?” dedi. “Kapatıyoruz, hadi işinize bakın.” Arkasından Boşnakça “Jebise” dedi. Anladık ki Boşnakça bize sallıyordu. Döndük, hepimiz Coşkun’a baktık, “Kaptan ne yapacağız?” dedik. Coşkun, “Aklıma bir şeyler geliyor ama benim fakirhane ufak, bu saatten sonra bir şey hazırlayamayız. Zaten hevesimiz kursağımızda kaldı. Ev sahibim yaşlı hacı teyze, bir de onunla uğraşmayalım. Çardağa gidelim diyeceğim araba yok. Zaten hava bozuk. Birahaneler kalabalıktır, bence Şehir Lokantasına gidelim. Hem düzgün bir yer, hem de tenhadır.” dedi. “Tamam” dedik. Uzun Sokak’tan yürüdük. Şehir Lokantası, İnegöl’ün ekabir takımının gittiği içkili lokantaydı. Coşkun önde, biz arkada içeriye girdik.
Garson Coşkun’u tanıyordu. “Buyrun hoş geldiniz.” dedi. “Hoş bulduk Selahattin abi.” Köşede cam kenarında bir masaya oturduk. Masa örtüsü sakız gibi bembeyazdı, iki tane cam küllük… Oturacak kişilerin önünde iki adet ters çevrilmiş uzun bardaklar, beyaz porselen tabaklar, tabakların yanında çatal bıçak, masanın cam kenarına yakın yerinde bir vazonun içinde yapma çiçekler… Garson tabakları ve bardakları çevirdi. “Ne içersiniz?” diye sordu. Coşkun “Ufak votkayla başlayalım.” dedi. Yanında Schweppes portakal ve mezeleri söyledi. Garson sıcaklardan deyince Coşkun bize baktı. Bizden ses çıkmayınca ortaya karışık ızgara, sigara böreği bir de Arnavut ciğeri alalım. Büyük ustama selam söyle, ciğerler pamuk gibi olsun dedi. Büyük usta dediği Şehir Lokantasının ünlü Hüseyin Usta’sı. Beyaz uzun saçlı, pala bıyıklı maharetli bir aşçı... Lokantada bizim tam karşımızda, mutfağa yakın camlı lokanta buzdolabının yanında, müdür masasının paraleninde televizyon seyreden iki masa doluydu. Lokantanın içi nerdeyse boştu. Dolu olan bu iki masada oturanlar, lokantanın müdavimleri… Yaşını başını almış, İnegöl’ün ekabir takımı. Başta takım elbisesi, papyonuyla eczacı Zeynel… Masalarındaki Büyük Kulüp rakısı gözümüze çarptı. Coşkun “Bu rakı beyefendi rakısıdır. Atatürk zamanından geliyormuş, “Üstünde Atatürk’ün ve İsmet İnönü’nün resmi var.” derler. Alkol oranı yüzde ellidir. Nevi-şahsına münhasır bir lezzeti varmış. Böyle eski meyhanelerde kravatlı denilirmiş, garsonlar kravatlı isteyenlere özel ihtimam gösterirlermiş.” Kulüp Rakı’sı için söylenen bir rakıcı lafı da sigaranın atlısı, rakının kravatlısı… Sigaranın atlısı derken Marlboro anlatılır. Zira amblemine bakarsanız iki atı görürsünüz.
Lokantanın müdürü ilk defa gelmiş bu gençleri görünce masamıza geldi. “Hoş geldiniz gençler.” dedi, bizler “Hoş bulduk.” dedik. Nazikçe “Kimlerdensiniz?” diye sordu. Tek tek söyledik. “Hımm...” dedi gülümseyerek. Coşkun, “Ercivan abi, hepsi İnegöl’den, okuldan arkadaşız sorun olmaz değil mi?” dedi. Müdür, “Yok yok, afiyet olsun. Ben sofranıza yılbaşı hediyesi olarak müessesemizden meyve göndereceğim.” dedi.
Garson; votka, Schweppes portakal ve mezeleri masaya getirdi. Coşkun, bardakları yan yana sıraladı. Bardakların yarısına votkayı koydu. Üzerine portakallı Schweppes’i dökerken Mehmet Arif bardağın birininin üzerine elini koydu. “Ben sek içeceğim.” dedi. Hep beraber “Manyak mısın oğlum, votka bu bira değil!” dedik. Mehmet Arif “Filmlerde sek içiyorlar, ben de öyle içeceğim.” Coşkun,“Votka Rus içkisi, alkol oranı yüksek bir içki çok hızlı etki eder. Bari yudum yudum iç.” dedi.
Garson, Portakal gazozlu votkaların kadehlerini birer birer önümüze, Mehmet Arif’in önüne de sek votka kadehini koydu. Kadehleri kaldırdık. Yarasın şerefe deyip ilk yudumları alacaktık. Taner atıldı. Öyle değil arkadaşlar “nazdrovya diyeceğiz.” dedi. O ne lan dedik. Taner, “Rusça şerefe, yarasın, afiyet olsun.” Mehmet Arif, sen de mi filmde gördün deyince bastık kahkahayı.
Yanımızda duran garson Selattin abi bizim masaya kulak kabartmış, bize dönerek “gençler, ben İstanbul’da Beyoğlu meyhanelerinde çalıştım, orada turistlere votka için, çirkin karı yoktur, az votka vardır derlerdi.” dedi. İlk önce portakalın kokusu geldi burnuma, yudumladıktan sonra boğazımda bir yanma ve sıcaklık oldu. Bu yanma mideme kadar indi. Ağzımdaki bu acılığı ve yanmayı aldığım sarımsaklı bir kaşık cacık biraz hafifletti. Bu ilk deneyimim korktuğum gibi olmamıştı. Bir şey anlamamıştım. Arkadaşlara baktım, onlarda da anormal bir durum yoktu. Haydi bir daha dediler. Sonra da gülerek “Arkadaşlar yavaş yavaş içelim, oramızı buramızı dağıtmayalım.” dedik. Muhabbet o biçimdi. Yarım saat ya geçti ya geçmedi. Ufak votka bitmişti. İlk etkilenen Mehmet Arif olmuştu. Sek içtiği votkadan olsa gerek suratı pancar gibiydi. Bir ufak votka daha söyledik. Üçüncü şişede kafayı bulmaya başlamıştık.
Lokantaya Yıldız Kahvesinin sahibi Ahmet amcayla, Sinemacı Niyazi girdi. Ön masalara afiyet olsun deyip yandaki boş masaya oturdular. Taner, Sinemacı Niyazi’yi görünce ‘tavukları kümese kapatmış’ diye espriyi patlattı. Sinemacı Niyazi lokantanın tam karşısındaki Yıldız Sinemanın sahibiydi. Bir de jandarmanın yanında Marmara Sinemasını çalıştırıyordu.
Çocukluk yıllarımızdan beri tanıdığımız, Atatürk’ten sonra en önemli kişiydi bizim için Sinemacı Niyazi. Uzun boylu, asık suratlı, kalın ve gür sesliydi. Ondan bahsederken herkes yaşıtıymış gibi Sinemacı Niyazi derdi. Marmara Sinemasında yabancı, Yıldız’da ise yerli filmler oynardı. Bizim zamanımızın filmlerinin kahramanları; Cüneyt Arkın, Kadir İnanır, Tarık Akan, Hülya Koçyiğit, Filiz Akın, Fatma Girik, Müjde Arlardı. Bizden bir kuşak önce seks filmleri furyası varmış. Aydemir Akbaş, Behçet Nacar, Ali Poyrazoğlu, Mine Mutlu, Arzu Okay, Zerrin Egeliler başrol oyuncuları… Parçala Behçet, Civciv Çıkacak Kuş Çıkacak, Ah Deme Oh De vb. O dönemde belli sahneleri gösterim esnasında filme ekliyorlar. O eklenen sahneler yabancı filmlerden alınan seks sahneleri, buna “parça koymak” deniliyor. Film gösterimi esnasında filmi durduruyorlar, arada on on beş dakikalık porno görüntüleri göstermeye başlıyorlar. Bunda bazen aksamalar olurmuş. O esnada yuh sesleri, galiz küfürler, hep bir ağızdan ‘niyazi! , parça! , makinist! nidaları… Sinema yıkılıyor. Bizim kuşak için sinema demek, pazar günü demekti. Matine on birde başlar, o saate kadar Yıldız Sinemasının önü panayır gibi olurdu. Çekirdek, turşu suyu, Şam tatlı, simit, kaymaklı, kaynamış yumurta, ikinci el Teksas, Zagor gibi çizgi romanlarının satıldığı bir panayır…Sinema önündeki bu şenliği saat on bire doğru Niyazi’nin gür sesi toparlardı. “Az sonra film başlıyooor.” Sinemanın önü boşalırdı. Dışarıda bir tek satıcılar kalırdı. Bir kısmı yandaki Yıldız Kahvesine girer, bir kısmı da tezgahlarını toplarlardı ta ki üç film bitene, sinema dağılana kadar. Kendine has bir kokusu olan Yıldız Sinemasının pazar günü içi de bir alemdi. Aralarda tuvaletlerin olduğu koridorda tek tek sigaralar satılır. Sigara dumanından kimse kimseyi görmezdi. Bizim dönemimizde sık sık elektrikler kesilirdi. O zaman sinemadaki herkes çileden çıkar, elektrik kesilmesinin sorumlusu Niyazi’ymiş gibi tepki gösterir. Islıklar, bağırış, çağırış... “Niyazi, Niyazi” diye tempo tutulurdu. Sinemacı Niyazi’nin masasına gelen garsona o bildik davudi sesiyle “bize beyaz peynir, biraz meze, bir de karafaki getir.” dedi. Karafaki, ufak rakının yarısının içine koyulduğu küçük camdan rakı sürahisi. Saat on bire doğru dördüncü ufak votkayı bitirmiştik. Oturduğumuz yerden bir şey anlamamıştık ama tuvalete diye kalkan birkaç saniye sonra tekrar sandalyeye oturuyordu. Masaya gelen garson “Arkadaşlar bizim yılbaşı programımız yok, birazdan kapatacağız.” dedi. Coşkun, “Tamam abi hesabı getir.” dedi. Birazdan hesap geldi. Coşkun, pamuk eller cebe dedi. Hep beraber ortaklaşa hesabı ödedik ama nasıl kalkıp dışarıya çıkacaktık. Coşkun hangi birimizle uğraşacaktı. Mehmet Arif masada yamulmuş, kendi kendine şarkı söylüyordu. “Ah! Haydar. Haydar...O yar benim kime ne!” Dışarıya çıktığımızda soğuk hava yüzümüzü adeta ısırdı. Biraz açılır gibi olmuştuk. Coşkun, “Arkadaşlar, ben Amca Pup’a uğrayıp İdmanyurdu’na çıkacağım, size iyi geceler.” diyerek ayrıldı. Belli ki bizle uğraşmak istemiyordu. Hepimiz kelle olmuştuk. Sallana sallana hükümet önünden Park Caddesi’ne doğru yürüdük. Çakır, “Ulan, bu ne hal! Hepiniz zom olmuşsunuz. Ben de Doğanspor’daydım, lokalin önünde üç dört bira içtik. Fevzi abiler Bursa’ya gideceklermiş, beni sattılar. Canım sıkıldı, çıktım öyle işte. Siz ne yapıyorsunuz, nereye böyle?” dedi.
“Bilmiyoruz, Park yolu yapalım dedik. Hadi hep beraber sevgililerimizin mahallesine gidelim.” dedik.
Görüştüğümüz kız arkadaşlarımızla bu günkü gibi rahat bir şekilde bir yerde buluşup konuşma şansımız çok azdı. Sokaklarından geçer, evin pencerelerine bakar, cama çıkıp el sallar, gülümserse dünyalar bizim olurdu. Her şey kısa bir gözgöze geliş, küçük bir gülücük içindi.
Çakır’ın konuştuğu kız arkadaşının evi, lisenin arkasında Atatürk Bulvarı’ndan Hal Sokağı’na girince, üç sokağın kesiştiği köşedeki iki katlı binaydı. Önce onun manitasına gitmeye karar verdik. Sokağa yaklaşınca Çakır, “Siz burada bekleyin.” dedi. Hızlı adımlarla bizden uzaklaştı. Elini huni şeklinde ağzına götürdü. Başladı bağırmaya: “Simit var, simit!” Sokağın sonundan geri döndü. Evin yanına yaklaşınca yine aynı şekilde: “Simit var, simit! Sözde konuştuğu kız cama çıkacak.” Tık yok, bu sefer sesini biraz daha yükseltti. Yine perdelerde bir oynama yok. Bize bakıyor, belli canı sıkkın. Biraz da bize mahcubiyetinden kızgın bir şekilde yırtınarak avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı: “Simit var ulan! Simit!”
Dönüyor, küfürler ediyor. Yok… “Simit var ulan! Simit.” Meğerse şifre buymuş. Simitçi taklidi yapınca kız cama çıkıyormuş. Kızın cama çıktığı yok ama komşular rahatsız olmuşlar, dışarı çıkanlar oldu. Hacı takkesi başında pijamalarıyla bir ihtiyar kapısının önünden “Ne bağırıyon len! Bu saatte simit mi olur? Git başka yerde sat simidini, bu saatte canımızı sıkma!” diye kızarak söylendi. Başka kapılardan çıkan iki adam Çakır’ın üstüne yürüdüler. Çakır bize doğru söylene söylene geldi. Araya girdik, adamlardan biri “Sik... gidin adamın başını belaya sokmayın!” diye diklenince alttan alıp özür diledik. Çakır’ı da yaka paça tutup…
Tekel Sokak’tan, lisenin yanındaki dar aralıktan tekrar Atatürk Bulvarı’na çıktık. Mesut’un konuştuğu kız Tatarlık’taydı. Bulvardan Ali Hatipoğlu Sokağı’na saptık. Tatarlık Yenice Mahallesi’nde bir yerdi. Geçmişte Tatar göçmenler bu bölgeye yerleştirilmişler. Tatarlık ismi oradan kalmış.
Mesut’un konuştuğu kızın evi tek katlıydı. Mesut ufak ufak kartopları yaptı. Yavaş bir şekilde cama attı. Çok geçmeden perde aralandı. Mesut cama yaklaştı. Birkaç dakika bakıştıktan sonra savaş kazanmış komutan edasıyla yanımıza geldi. Gevrek gevrek gülüyordu. Hep beraber Mesut’u alkışladık. Çakır buna epey bozuldu.
Üçüncü durağımız Pırasalık’tı. Pırasalık, Osmaniye Mahallesi’nin halk dilindeki adıydı. Benim yavuklum da Pırasalık’taydı. İnegöl’ün bir dönem meşhur Durak Lokantasının sahibi Şerbetçilerin Kemal’in kızı. Şerbetçi lakapları dedelerinden gelirmiş, dedeleri tüm yaz boyunca çarşıda limonata, vişne suyu veya diğer meyvelerden yapılmış meyve sularını sırtında içi kalaylanmış, dışı bakır veya prinçten yapılmış ibrikle dolaşıp ellerinde bardaklarla soğuk, buz gibi şerbetleri satarmış. Bardağa limonatayı doldururken dibi delik bir şişeden hazırladıkları aparatı da kullanırmış. Bugün hâlâ aynı yöntemle dünyanın en güzel limonatasını eşim yapar.
Kabadayı Sokağı’na dönüyorduk ki köşedeki elektrik direğinin dibinde mahalle delikanlıları toplanmış, bira içiyorlar. Başlarında da Köse Metin var. Ben “Afiyet olsun Metin abi.” dedim. Köse Metin bizden tarafa baktı. Beni tanıyordu. “Oo enişte, ne arıyorsunuz bu saatte?” dedi. Yaklaştık “Abi yılbaşı ya biraz kafaları çektik arkadaşlarla dolaşıyoruz.” dedim. Köse Metin argo bir ses tonuyla elindeki tespihi sallayarak “Belli tayyare gibi olmuşsunuz, fazla gürültü yapmadan uzayın.” dedi. Benim parolam ıslıktı ama maraza çıkmasın diye çalamadım. Sessizce yürüyüp gittik.
Sıra Taner’e gelmişti. Hükümet önünden çarşıya girdik. Eski Balık Pazarı’nın önünde gençler toplanmış. Yumurta tokuşturuyorlardı. Yaklaşınca birkaç tanesini tanıdık. Mavi Köşe gençleriydi. Arnavut Selo yumurta sepetlerini Singerci (dikiş makinası) Müslüm abinin dükkânının önüne koymuş. Az önce yandaki kahveden çıkmış, kahve kapanınca hızını alamayan gençler, yumurta tokuşturmaya burada devam ediyorlar. Sepetlerin birinde sağlam diğerinde kırık yumurtalar var. Biz de katıldık. Yumurtalar soğan kabuğu ile kaynatıldığından kabukları kırmızıydı. Bunlar, sağlam olup olmadıkları ile yarıştırılan oyun araçlarıydılar, aslında yarışmaktan öte küçük çaplı bir kumardı. Mesut sağlam yumurta sepetinden yumurta seçti. Bu işlerden anlıyordu. Kabuğun dayanıklılık testini üst ön dişlerine küçük küçük vuruşlarla deneyerek yaptı. Bu arada sol avuç içiyle de sol kulağını kapatıyordu. Birkaç denemeden sonra kendine göre sağlam bir yumurta buldu. Yumurta tokuşturanlara dönüp “Var mı yumurtasına güvenen?” dedi. Elindeki naylon torbada sekiz on kırık yumurta tutan, arkadaşlarından lakabının Konyakçı (Tommiks’in kadim dostu) olduğunu öğrendiğimiz Kemal, “Varım lan!” dedi. Yanındakilere dönüp “Geldi bir ördek.” dedi. Konyakçı Kemal’in elinde daha önce tokuşturduğu seçilmiş yumurta hazırdı. Mesut yumurtasını avucuna aldı. Öbür elinin baş ve işaret parmaklarını halka gibi yapıp yumurtanın sivri ucunun görünebileceği biçimde tuttu. Konyakçı Kemal kendi yumurtasının sivri ucuyla ona vurdu. Mesut’un yumurtası kırılmıştı. Taner atıldı, “Gel lan!” Taner de sepetten bir yumurta seçti. Onun yumurtası da kırıldı. Sıra bana gelmişti. Ben de sepetten bir yumurta seçtim. Bu sefer Konyakçı’nın yumurta kırılmıştı. Konyakçı Kemal “Yoruldu zahar” dedi. Konyakçı, devam dedi. Taner’le Mesut’a baktım. Taner göz kırptı. “Hadi gidelim.” Konyakçı, “Hadi len ödlekler!” diye arkamızdan seslendi. Aldırmadık, yürüdük.
Eski elektrik işletmesinin önünden Akman Pasajı’na doğru yürüdük. Vakit gece yarısını geçmişti. Şimdi bekliyorduk. Taner, bu saatte koca apartmanda üçüncü katta oturan yavuklusunu nasıl cama, balkona çıkaracaktı. Yağan kardan mecburen yolun ortasından gidiyor, yüksek sesle konuşuyor, şakalaşıyorduk.
Taner, “Ben şimdi zile basacağım.” dedi. Anladık ki Taner’in parolası falan yok. “Saçmalama oğlum, bu saatte zile mi basılır?” dedik. Ama benim parola bu, dedi. Yok öyleydi, yok değildi derken İşletme Sokak’ın baş tarafından polis minibüsü siren sesiyle çakarlarını yakmış vaziyette üstümüze doğru gelmeye başladı. Bizler yana kaçıştık. Araba yanımızda durdu. İçinden dört beş polis çıktı. Minibüsün ön tarafından sivil giyimli, elinde telsizle biri indi. Eyvah!! Bu komiser Necati’ydi. Bu aralar ilçemizin meşhur komiseri. Özellikle geceleri yan yana gezen gençleri görmesin. İki üç kişi bile olsalar durdurur. Sorgusuz sualsiz yere yatırır, arama yapıp kimliklere bakar. Canının istediğini hemen, çoğu zaman da yanındaki polislere coplatıp salar, direnen olursa karokola götürürdü.
Elindeki telsizi bize sallayarak “Durun!” dedi. Polis minibüsünün önünde sıralandık. Telsizin mandalına bastı, “merkez merkez” telsizden cızırtılı bir ses “merkez dinlemede” “Şikâyete konu şahısları bulduk, eşkaller uyuyor.” Polisler üst baş araması yaptılar. Kimliklerimizi alıp komiser Necati’ye verdiler. Komiser Necati, “Yatın!” diye meşhur emrini bağırarak verdi. Hemen yattık. “Ulan puştlar! Ağzınızla için. Tamam anladık, yılbaşı ama niye insanları rahatsız ediyorsunuz!” dedi. Anlamıştık. Çakır’ın simit satma numarası başımıza iş açmıştı. Komşular şikâyet etmişler. Polisler, bizi arıyorlarmış. Tabi o gürültü patırtıda Akman Pasajı oturanları cama, balkona salkım saçak çıkmıştı. İlçede olağan hale gelen bu ritüeli seyretmek hayli keyifliydi.
Taner kafayı hafiften kaldırıp yavuklusunun balkonuna baktı. Polisin biri kafasını bastırdı. “Yat ulan!” Taner dürttü. “Acaba beni tanımışlar mıdır?” Gülmeye başladık. “Yeni parolan bu olsun!” dedim. Polisler konuşup güldüğümüzü görünce joplarıyla kaba yerlerimizi okşadılar. “Susun lan!” Minibüsün ön koltuğunda elinde kimlikler, telsizle konuşan Komiser Necati, bir müddet sonra minibüsten inip yanımıza geldi. Elindeki kimlikleri sallayarak benim ismimi soyadımı söyledi. “Kalk ayağa bakalım.” dedi. Soyadım, babamın adı bir şeyler çağrıştırmış. O aralar bizimkiler, sanayide karakol yapımı için dernek kurulmuş, dernekte görev almışlardı. Karakol binası da bitmek üzere. Kulağıma yapıştı. “Seni tanıdım, bu seferlik affedeceğim. bir daha olmasın.” dedi.
Sonra Mehmet Arif’i kaldırdı. “Aç elini.” dedi. Mehmet Arif korkarak açtı. “Utanmıyor musun bir de Muhsin Hoca’nın oğlu olacaksın?” dedi. Yanındaki polise “Ver bakalım kardeşimize kırmızı gülünü.” diye seslendi. Gerçekten de Mehmet Arif’in eline jopu yiyince avucunun içi kırmızı gül gibi olmuştu. Arkasından diğerleri, Taner başını nerdeyse koltuğunun altına sokacak. Polis açılmış eline jopu tam vuracakken elini çekti. Sen misin çeken. Fazladan iki jop… Yetmedi kaba yerine de bir jop yedi. Asker bavulu gibi kaldırıma dizilmiştik. Komiser Necati, beş dakika da meşhur nutuğunu çekti. Sonra birimize Park yolunu, birimize çarşı tarafını, diğerimize Çardak Cami tarafını velhasıl her birimize ayrı ayrı istikametler göstererek “Dağılın! Doğru evlerinize, bir daha görürsem doğru karakola ona göre” dedi. Dağıldık. Mehmet Arif’le sinyalleştik. Kahvenin önünde buluşacaktık. Ben Yemeniciler Çarşısı’ndan, o da Uzun Sokak tarafından, yarım saat sonra İshakpaşa’nın önünde buluştuk. Benim eve gitme şansım yoktu. Mehmet Arif de bize yatılıya geleceğini söylemişti. Ne yapacağız dedik. Mehmet Arif “Bize gidelim, arka sokaktan bahçeye tarabalardan atlarız. Sessizce ikinci kata çıkarız, burada boş oda var, sabah erkenden çaktırmadan evden dışarı çıkarız.” Önerisini getirdi. “Yapacak bir şey yok.” dedim. Mehmet Ariflerin evi Orhaniye Mahallesi’ndeydi. Ankara Caddesi’nden Çardak Cami’ye doğru yürüdük. Caminin karşısında Nuri Doğrul’la Yenişehir Caddesi’nin kesiştiği yerde han, hanın içinde Özenspor vardı. Özenspor’da yazları ikimizde gayrifedere futbol turnuvalarında forma giyiyorduk. Caddeden karşıya geçince hanın önünde Cici’yle karşılaştık. Selamlaştık hal hatır sorduk. Cici Özenspor’da içtiklerini, Bayici Hasan’ı beklediğini, bizim de katılmamızı teklif etti. Yok olmaz geç olduğunu zaten yeterince içtiğimizi söyledik. Cici de çakırkeyifti. “Moğuk ölümü göyün bak.” Diye ısrar etti. Cici r’leri söyleyemezdi. O arada Hasan geldi, elinde iki torba vardı. Meşrubatlar, içkiler, çerezler… Yetmişlik cin naylon torbanın yanından kafasını uzatmış bize bakıyordu. Hasan da muhabbete katıldı, o da ısrar etti, “ib...lik yapmayın, Cici geleceksiniz diyorsa o iş bitmiştir.” diye diretti. Cici kolumuzdan çekiştirerek hana soktu bizi. Hanın içinde küçük bir çay ocağı, yanında da iki üç masalık bir yer vardı. İçeri girdik, loş bir ışık… Ocağın arkasındaki masada üç kişi oturmuş. Kulübün işletmecisi, başkanı, hanın sahibi Göbek Orhan, kardeşi kelav Ayhan ve Naci. Masanın altında bir kasa bira, üstünde yarılanmış bir şişe rakı, dolu bira ve içki bardakları, yağlı kâğıdın üstüne konulmuş mezeler… Biz de oturduk. Muhabbet başladı. Ben içmeyeceğimi, bu gece ilk defa içtiğimi, fazla geldiğini, meşrubat içeceğimi söylemememe rağmen Cici durur mu? Önümdeki bardağa zorla rakı koymaya, ısrar etmeye başladı. Ben de, “Madem öyle bira içeyim.” dedim. Mehmet Arif; cin, rakı, bira ne bulduysa götürmeye başladı. Saat dördü geçmişti. Muhabbet o biçimdi. Siyaset, futbol, Göbek Orhan’ın Bursasporlu Bahtiyar hayranlığı, Cici’nin kanarya, muhabbet kuşu geyikleri… Mehmet Arif bir ara, “Adaş bana bir şeyler oluyor, midem çok kötü.” demeye başladı. Suratı bembeyaz kesilmişti. Kapıyı zar zor açıp dışarı attı kendini, başladı çıkarmaya. Yeşil yeşil istifra ediyordu. Yüzünü yıkadık, içeri alıp boş bir masanın üzerine yatırdık. Kendinden geçmiş, gözleri yukarı kaymıştı. Göbek Orhan, “Bu zehirlendi galiba hastaneye götürmek lazım.” dedi.
Karşı duraktan hemen taksi çağırdık. Karga tulumba taksinin arkasına yatırdık. Öne de ben oturdum. Doğru hastaneye… Acile girdiğimizde acilde kimse yoktu. Acilin köşesinde paravanın arkasında uyuyan hemşire gözlerini ova ova isteksiz bir şekilde başını uzatıp ne var, dedi. Durumu anlattım. Gürültümüze mavi önlüklü bir hastabakıcı geldi. Hemşire hasta bakıcıya, “Hastayı sedyeye al, içeri getir.” dedi. Bana döndü, “Doktoru çağırayım.” dedi. Kim bilir doktor da hangi odada uyuyordu. Hemşire, Mehmet Arif’in kolunu sıvayarak tansiyonunu ölçmeye başladı. Bana dönerek “arkadaşının kimliğini al, girişte işlemleri başlat.” dedi. On dakika geçti geçmedi doktor geldi. Beni dışarı çıkardılar. Ben işlemleri yaparken Mehmet Arif’i içeri alan hasta bakıcı acil odasından dışarı çıktı. Yanına gittim, “Abi arkadaşın neyi var, nasıl?” dedim. “Korkulacak bir şey yok. Çok mu alkol aldı? Zehirlenmiş. Alkol zehirlenmesi.” dedi. “E ne olacak abi?” dedim. “Ne mi olacak, midesini yıkayacaklar. Allah’tan nöbetçi doktor hastanenin en iyi doktorlarından. Sıkıntı yok” dedi. Gülerek ekledi “Korkma ölmeyecek.” Tekrar işlemleri yapan bölüme geçtim. İşim bitince acilin önünde beklemeye başladım. Kırk beş dakika geçmişti, doktor dışarı çıktı. “Sen misin arkadaşı?” dedi. “Evet.” dedim. “Geçmiş olsun arkadaşına, söyle bir daha adam gibi içsin. İyi ki kusmuş. Çabuk getirmişsiniz. Geç kalsaydınız işimiz zordu. Lavman yaptık. Mideye sonda taktık, serum bitene doğru kendine gelir. Tedbir amaçlı üç dört saat yatıracağız. Ha bir de tebrik ederim, yeni senenin ilk hastası oldunuz.” dedi.
Mehmet Arif’i ikinci katta bir odaya aldılar. Ben de refakatçı… Sevineyim mi, üzüleyim mi bilemedim. Zaten gidecek yerim de yoktu. Odanın sağında duvar dibinde bir yatağa yatırdılar. Cam kenarındaki yatakta bir hasta var. Mehmet Arif’in yanı boş, içerisi sıcacık… Hemşire “Hastanın serumuna bak, bir şey olursa koridorun sonunda hemşire odası var, haber ver. İlaçlarını serumla verdik. Uyuyor.” deyip çıktı. Boş yatağa kıvrıldım, uyumuşum. Hasta bakıcının dürtmesiyle uyandım. Mehmet Arif yatakta oturmuş, yanında abisi. Özenspor tayfası bir şekilde abisine haber vermişler. Beraber hastaneye gelmişler. Ben uyuyorum. Doktorla görüşüp korkulacak bir şey olmadığını anlayınca Özenspor tayfası gitmiş, abisi yatağın yanındaki sandalyede oturup benim yapmam gereken refakatçiliği o yapmış. Ben hemen toparlandım. Abisi “Haydi bakalım gidiyoruz.” dedi. Ben bir şeyler söylemek istedim. Elini ağzına götürdü. Sus işareti yaptı. “Akşamla ilgili bir şey duymak istemiyorum.” dedi. Anlayışlı biriydi. Yol yordam biliyordu. Çıkışı yaptık. Abisi arabasıyla gelmiş, ikimiz arabanın arka koltuğuna oturduk. Sessizce ucuz atlattık, dedim. Mehmet Arif bir şey olmamış gibi sırıttı. “Ben Deliormanlıyım, bana bir şey olmaz.” dedi. Abisi çarşı içinde Derse Çorbacısı’nın önünde durdu. Karnımızı iyice doyurdu. Sonra beni evin önüne kadar getirdi. Teşekkür ettim. Mehmet Arif’e dönerek abisinin duyabileceği bir şekilde, “Tebrik ederim bilader.” dedim. Mehmet Arif şaşırdı. “Niye ki?” dedi. Doktor söylemişti, bu yılın ilk hastası sen olmuşsun. Abisi güldü. Eşim mutfaktan seslendi. “Kahvaltı hazır. Çayını koydum. Hadi gel! Öğlen oldu.” Bir anda anılarımdan sıyrıldım. Telefondaki yılbaşı mesajına son kez baktım. Kendi kendime, “ Vay bee ne günlerdi o günler!” dedim.